İki ay öncesinden başlıyoruz hazırlıklara, internet
üzerinden araştırıyoruz; nerede kalacağız, nereleri gezeceğiz. Otel sayısı az
ve yer bulmak özellikle yüksek sezon olan Temmuz ve Ağutos aylarında zor ve
pahalı. Kısa süre içinde otellere alternatif apartman dairelerini keşf
ediyoruz. Ülkede işsizlik oranı yüksek olduğu için insanlar evlerinin bir
bölümünü yada tamamını günlük olarak kiraya veriyorlar. Bu nedenle her keseye
ve her zevke göre en lüksünden en sıradanına daire bulmak mümkün. Internet üzerinden kalacağımız daireleri seçip
ayarlıyoruz.
Eylül ayının ikinci haftası, havadayız, uçuyoruz, öğle saatleri Zagreb’teyiz. Oldukça sıcak ve nemli bir hava
karşılıyor bizi. Hemen dairemize eşyalarımızı bırakıp kendimizi Zagreb
sokaklarına atıyoruz. Bu kente neden mavi tramvaylar kenti de dendiğini
anlamamız uzun sürmüyor.
Zagreb şehrinin tarihi, bölgeye hakim iki tepedeki yerleşimle başlıyor. Bugun de üzeri tarihi yapılarla dolu bu tepelere cıktğınızda aşagıdaki düzlüğe yayılmış kenti yukarıdan seyredebiliyorsunuz. Uzun yıllar, Kaptol ve Gradec isimli bu iki tepede kurulan ufak şehirler birbirleriyle çekişiyor fakat ticaret onları daha sonra birleştiriyor. Gradec, Kaptol dan biraz daha yüksekçe, ve daha yeşil. Bugün üzerinde parlemento ve başkanlık sarayına ev sahipliği yapan tarihi binaların da yer aldığı Gradec’te insanların huzur bulup dinlenebileceği bir park bile mevcut. Gradec tepesine ara sokaklardan yürüyerek ve daha sonra ortaçağdan kalma Taş kapı dan geçerek ulaşabileceğiniz gibi Kabataş-Taksim arası çalışana benzer ama yerüstünde işleyen tarihi bir finikülerle de ulaşabiliyorsunuz.
Kaptol de ise şehrin en büyük katedrali, her türlü sebze, meyve, çiçek ve başka eşyanın satıldığı bir açık ve kapalı yeraltı pazarı mevcut. Şehir sakinlerinin buluşma noktalarından biri olan bir çok bar, lokanta ve cafe nin bulunduğu Tkalciceva sokağı da burada. Her iki tepenin eteğinde yer alan, 1866 yılında Macar ordusuna karşı büyük bir zafer kazanmış olan komutan Ban Jelacic’in heykelinin süslediği Jelacica meydanı sehrin en büyük meydanı bizim Taksim meydanı ile eşdeğerde.
Aşagı şehirin başlangıç noktası olan bu meydan dan biraz güneye doğru yöneldiğinizde, karşınıza tiyatro binası, şehir müzesi gibi bir çok tarihi yapı cıkıyor. Zagreb, Avrupa’nın en yeşil kentlerinden biri hiç ummadığınız bir anda karşınıza bir park çıkabiliyor.

Programımızda Zagreb’e fazla zaman ayırmadığımız için dairemize dönüp yatıyoruz. Sabah 06:15 uçagı ile 45 dakika süren bir uçuşla Split’e oradan da katamaranla 1 saat içinde ilk durağımız olan Hvar adasındaki Hvar town’a varıyoruz.


Adaya adımınızı attığınız anda sizi tanıdık bir koku karşılıyor. Çek çek arabalarında hediyelik eşya satanlardan yayılan Lavanta kokusu bu. Ada da yaygın olarak tarımı yapılıyor ve her türlü hediyelik eşyası üretiliyor. Bizim adaya ulaştığımız tarihlerde hasat bitmiş o nedenle de biz boyu yer yer 3 metreyi bulan kaktüs çiçekleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz.
Burada 13.yüzyıldan kalma şehir surlarının içinde üç odalı, iki katlı yaklaşık 500 yıllık taş bir binada kalıyoruz. Hemen bitişiğinde bugün artık kullanılmayan küçük bir kilise var. Internette yanıltılmadığımız için mutluyuz.

Hvar adasının tarihi oldukça eskiye dayanıyor. IV. Yüzyılda İllyrianslarla başlayan yerleşim, Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar ve Venediklilere kadar uzanıyor. Slavların gelip adaya yerleşmesi ise XI. yüzyıl civarı. Bugün dillerine girmiş olan bazı Türkçe kelimeler, birkaç kentte Türkler’e karşı elde edilmiş zaferler için düzenlenen festivaller ve bazı şehir duvarlarındaki başarılı savunma öykülerini anlatan kitabeler dışında neredeyse hiç bir yerde Türk izine rastlamıyoruz. Birçoğu Osmanlılar çekildikten sonra bilinçli bir şekilde yok edilmiş.
Hvar çok büyük bir kasaba değil araçların girmediği gotik
yapılarla süslü mermer sokakların herbirine girme iddianız yoksa bir günde
rahatlıkla gezebilirsiniz. Kasabanın sırtını dayadığı tepenin üzerinde
Osmanlılara karşı savunma amaçlı inşa edilmiş küçük bir kale var ama
öğrendiğimize göre bu kale Osmanlı ordusunu durdurmaya yetmemiş. Tarihi Hvar sokaklarından
geçen ve kıvrılarak yükselen dar bir yoldan yürüyerek 15/20 dakika gibi bir
sürede ulaşabiliyorsunuz bu kaleye.

Ya da araçla kasabanın etrafından dolaşarak da gidilebiliniyor. Kale de bir de ufak lokanta mevcut. Manzaraya karşı nefis Hırvat şaraplarından birini içme şansı bulabiliyorsunuz. Altın renkli gün batımında Hvar’ı bu tepeden seyretmek doyumsuz bir zevk veriyor insana.

Ya da araçla kasabanın etrafından dolaşarak da gidilebiliniyor. Kale de bir de ufak lokanta mevcut. Manzaraya karşı nefis Hırvat şaraplarından birini içme şansı bulabiliyorsunuz. Altın renkli gün batımında Hvar’ı bu tepeden seyretmek doyumsuz bir zevk veriyor insana.


Kasabanın tam ortasında etrafı lokanta, cafe, hediyelik eşya dükkanları ve otellerle çevrili oldukça eski ve büyük bir meydan var. Meydanın denize uzak köşesinde dört katlı çan kulesi ile Hvar’ın simgesi St. Stjepan katedrali deniz tarafında ise eskiden topların döküldüğü Arsenal ve saat kulesi var.

Ara sokaklarda gezindikçe ufak kiliselere ve ortaçağdan kalma eski yapılar rastlıyorsunuz. Meydan dan çıkıpta batıya doğru giden sahil yolundan yürüdüğünüzde karşınıza beach klüplerle ve lüks otellerle dolu irili ufaklı koylar çıkıyor. Deniz oldukça temiz, Hvar’ın içinden bile denize girmek mümkün ama biz yinede bu koylardan birini tercih ediyoruz.
Ada da toplu ulaşım biraz seyrek işliyor. Gezmek için
otomobil yada motorsiklet kiralayabiliyorsunuz. Biz yinede otobüsü tercih
ediyoruz. Sefer saatleri seyrek olmasına rağmen zaman çizelgesine aynen
uyuluyor. O nedenle fazla zorluk çekmiyoruz.
Ertesi günü adanın Hvar’a yakın kuzey ve kuzey batı
ucundaki kasabaları ziyaret ediyoruz. Bunlardan Stari Grad, Hvar dan daha büyük
ve daha eski bir yerleşim yeri. Split’ten gelen feribotların yanaştığı liman da
buraya yakın. Kasaba atnalı şeklindeki bir körfezin bittiği noktada kurulu.
Denizin yat limanı sebebiyle çok temiz olmayışı bizde biraz hayal kırıklığı
yaratsa da kasabanın daracık eski evlerle süslü sokaklarında gezinirken bunu
hemen unutuyoruz. Sahil renkli cafelerle ve dondurmacılarla dolu. Dondurma bu
ülkede çok seviliyor ve her türlüsü yapılıyor. Bir dondurmasever olarak hergün
farklı çeşitlerini deniyorum bu nefis dondurmaların.
Buradan Hvar’a 27km mesafedeki Jelsa’ ya geçiyoruz. Burası sık çam ağaçları arasında yer alan doğal bir limanın içinde kurulu küçük ve şirin bir kasaba.

Hala balıkçı kasabası hüvviyetinde fakat tamamen turizme açılmış durumda. Geceleme ücretleri Hvar’a göre çok daha ucuz. Bizi burada yağmur karşılıyor. Yağmur dininceye kadar kıyıdaki küçük bir lokanta da nefis deniz ürünlerinden oluşan öğle yemeğimizi yiyoruz.
Hırvatistan da deniz ürünleri bol ve ucuz, yemekler de oldukça lezzetli. Menülerde herzaman gulaş, baklava, cevapçici (yada cevapi, Bosna’ya özgü pide içinde soğan ve peynirle birlikte sunulan küçük köfteler) gibi tanıdık lezzetlere rastlayabiliyorsunuz. Biz yinede yöresel şarap yada bira eşliğinde deniz ürünlerinden şaşmıyoruz. Yağmur diner gibi olduğunda kasabayı turlayıp az ilerideki koylardan birine gidiyoruz. Yagmur yine başlıyor fakat biz kendimizi deniz görmemiş kuzeyli turistler gibi yemyeşil sulara bırakıyoruz. Birazdan o turistlerden bir kaçıda bize katılıyor.
Deniz banyomuzu aldıktan sonra 2 km ötedeki küçük balıkçı kasabası Vrboska’ya gidiyoruz. Yağmur şiddetli yağdığı için balıkçıların heyecanla kağıt oynadığı bir kahvede manzaraya karşı kahvelerimizi yudumluyoruz.

Burası cok ince ve uzun bir haliç üstünde kurulu yatlara ve balıkçı teknelerine ev sahipliği yapan bir köy aslında. Kasabanın içine kadar sokulan deniz yansımalarıyla bize nefis manzaralar sunuyor. Yağmurun dindiği bir anda hava yavaş yavaş kararırken Hvar’a geri dönüyoruz.


Ada da kasabalar dışında günübirlik gidip denize
girebileceğiniz Zarate, Milna, Dubovice gibi küçük koylar da var. Güzel havadan faydalanarak, bunlardan kalabalık ve gürültüden en uzak ve ulaşımı en zor olan Dubavice’ye gidiyoruz. Hvar’a yaklaşık 5 km mesafede yolun kenarında araçtan inip başında tabela bulunan daracık ve zorlu bir keçi patikasından yavaş yavaş aşağı iniyoruz. Yaklaşık 10/15 dakikalık bir inişten sonra patikanın sonuna dogru önce bir kaç dam beliriyor ve arkasından nefis güzellikte küçük bir koy. Koyun bir köşesinde bir kaç evden oluşan ve birde küçük kilisesi bulunan bir köy var. Bu evlerden biri lokanta olarak da hizmet veriyor: Asıl işleri şarapçılık olmasına rağmen ek olarak bu lokantayı işletiyorlar.

Plaj, en büyüğü yumruk iriliğinde çakıllardan oluşuyor. Denizin içide öyle fakat deniz akvaryum gibi. Zaten Hırvatistan’da plaj denince öyle uzun kumsallar gelmesin aklınıza. Neredeyse 1,200 tane adası olan bu ülkede kumsalların sayısı iki elin parmaklarının toplamından fazla değil. Plajda, gün boyu en kalabalık olduğumuz anda bile insan sayısı bir düzineyi aşmıyor. Bütün gün plajda yatıp tembellik ediyor bu nefis denizin ve manzaranın tadını çıkarıyoruz. Hırvatistan’da denize girmeyi planlıyorsanız özel altı lastik deniz ayakkabılarından mutlaka edinmek lazım. Burada çok ucuzada bulunabiliyor.

Hvar da bir gün daha kaldıktan sonra istemiyerekte olsa
geldiğimiz hızlı katamaranla adadan ayrılıp Split’te geri dönüyoruz. Ev
sahibimiz bizi rıhtımda karşılıyor. İrlanda’lı bir çift, bu ülkeye gezmeye
geldiklerinde çok sevip ev almışlar. Yılın altı ayını kendi ülkelerinde kalan
altı ayı burada geçiriyorlarmış. Şimdi iki evleri var birini kiraya veriyorlar.
Yüzyıl başında yapılmış lüks bir apartman dairesi burası hemen şehrin
surlarının yanında. Onünden geçen yoldan başlayan açık pazar denize kadar devam
edip ara sokaklara yayılıyor. Pazar hergün açık aklınıza ne gelirse satılıyor
fakat kimse bağırıp çağırmadığı için bizimkilere pek benzemiyor.
Hava güzel olduğu için Split’e gelir gelmez kendimizi plaj’a atıyoruz. Burası ülkenin ikinci büyük kenti, plaj da doğal olarak daha kalabalık ve üstelik kumsalı da var. Mavi bayraklı fakat deniz maalesef çok temiz değil. Ada daki denizi aratıyor bize.
Büyükçe bir yarımada üzerinde kurulu olan Split’teki eski şehir de bu ülkedeki diğer pek çok şehir gibi Unesco dünya mirası listesinde. Şehir, Roma imparatoru Diocletian emeklilik sarayını MS 305 de burada kurduktan sonra ünlenmiş. İmparator hiçbir masraftan kaçınmamış şehri inşa ederken. Beyaz taşlar yakındaki Brac adasından, mermeler Yunanistan ve Italya’dan, kolon ve sfenksler Mısır’dan getirtilmiş. Saray doğudan batıya 215 metre uzunluğunda kuzeyden güneye 181 metre genişliğinde ve 26 metre yüksekliğinde duvarlarla çevrili. Daha sonra diğer Romalı imparatorlar tarafından da kullanılmış bu saray. Zaman içinde Bizanslılar, Hırvatlar, Venedikliler ve Avusturyalılar hükmetmiş bu şehre.
Şehir duvarları 17 yüzyılda Osmanlılara karşı yeniden güçlendirilmiş. Bugün de şehirdeki en önemli yapı limana bakan Diocletian’nın sarayı. Bir müze olmasının dışından saray, duvarları içinde yer alan 220 yapı 3,000 kişilik nufusu, dükkanları, lokantaları ve cafeleriyle adeta yaşayan bir tarih. Bunlar arasında mutlaka görmeniz gerekenler, Arnir şapeli, Altın kapı, Papalic sarayı, şehir müzesi, Jüpiter tapınağı, St. Domnius katedrali, Vestibul ve sarayın bodrum katı var.
Limanın hemen önünde cafe ve lokantalarla dolu büyük palmiyelerle bezenmiş halkın buluşma yeri olan Riva var. Sabah tan akşama kadar bir koşuşturma var Riva’da. Split deniz ulaşımının merkezi konumunda olduğu için çevre adalara, İtalya’ya gidenler, gelenler, dinlenlenler hiç boş kalmıyor burası. Akşam gün batımında kendinizi bu güzel manzarayı seyrederek tazeleyebiliyorsunuz.
Yarımadanın batısında sık ağaçlarla kaplı bugun park olarak kullanılan Marjan tepesi var. Onun eteklerinde Veli Varoş (küçük varoş) denilen eski Split evlerinin bulunduğu mahalle ve daha batıya gittiğinizde ise plajlar var. Veli Varoş’ta çok eski taş damlı evlere de rastlayabiliyorsunuz.



Splitten günübirlik gidilip gezilebilecek en uygun yer olan Trogir’e Split’ten kalkan küçük bir tekne otobüsle gidiyoruz. Burası Split’e 30 km. mesafede. Eski şehir, Ciovo adası ile anakara arasında yer alan küçücük bir ada üzerinde kurulu. Her iki taraftan da köprülerle ulaşabiliyorsunuz. Ortaçağdan kalan sokakları, Romanesk ve Rönesans mimarisi ile inşa edilmiş bir sur çevreliyor.




Yaklaşık 20 dakika içinde turlayabileceğiniz bu ufak kent görülmeye değer XIII ve XV. yüzyıldan kalma çok sayıda bozulmamış bina barındırıyor. O nedenle sezon sonu olmasına rağmen kalabalık turist sayısı bizi pek şaşırtmıyor. Bu küçük kent o kadar hoşumuza gidiyorki başka bir gün tekrar geliyoruz.


Split’ten bu kadar uzaklaşmışken kuzey Dalmaçya’nın en güneydeki yerleşim yeri olan Primoşten’e de uğramadan edemiyoruz. Karaya bağlantısı daha sonradan yapılmış bir yarımada üzerinde kurulu bu ufak kasaba fazla turistik geliyor bize. Yarım adanın her iki tarafıda çakıl plaj, belli ki yüksek sezonda turist kaynıyor. Fakat kuzeyde kaldığı için daha Eylül başında sezon bitmiş sadece birkaç turist var ortalıkta.

Dönüş yolunda uçak saatleri uyuşmadığı için 7 saat kadar Zagreb’i geziyoruz yine. Fakat aniden 11 dereceye düşen soğuk bir havada ve yağmur altında aynı keyfi vermiyor bize. Bu yağmurlu havada gezerken şans eseri girdiğimiz eski tiyatro binası karşısındaki Hemingway Cafe bana göre kaçırılmaması gereken yerlerden biri. Hele sıcak çikolatayı seviyorsanız.



Aslında, orta Dalmaçya’da daha görülecek çok sayıda yer var fakat 10 günlük gezi sindirerek gezmek istediğinizde ancak bu kadarına izin veriyor. Güzel anılarla ayrılıyoruz Hırvatistan’dan ama aklımız hala orada.
THY ile Zagreb’e haftanın 5 günü uçabiliyorsunuz. Zagreb’ten Split‘e Hırvat hava yolları ile günde 3 sefer var. Biletleri internet sitesinden temin edebiliyosunuz. Erken rezervasyonda kişi başı 60E gidiş-dönüş bileti almak mümkün. Hırvat hava yollarının her iç hat uçuşu için şehir merkezine ve oradan havaalanına servisi mevcut. Split’ten çevredeki bütün adalara katamaran ya da feribot seferi bulmak mümkün. Eğer araba ile seyahat etmiyorsanız kesinlikle daha hızlı olan katamaranları tercih edin. Katamaran bileti yaklaşık 10TL. Temmuz-Ağustos aylarında seferler daha yoğun.
Erol Ardaman (2008)











































Gezi yazısını ve fotoları beğendim.
YanıtlaSilİleride beraber bir gezi sitesi yapabiliriz.
Dayınız ali guneygul
Not;
Gezi sırasında yazıyı planlayıp ona göre foto çekimine ağırlık verilmeli....