Saraybosna’dan araçla Dubrovnik 6 saat kadar sürüyor. O nedenle Saraybosna’yı
gezmek için vaktimiz yok akşam Dubrovnik’te olmayı planlıyoruz. Neretva vadisi boyunca bize eşlik eden
güzel manzara sebebiyle yol boyu sıkılmak pek mümkün değil. Manzara nefis ama benim
dışımda fotoğrafla ilgisi olan yok. Şimşekleri çekmemek için giderken araçtan
fotoğraf çekiyorum.
Davor, yol boyu
sürekli anlatıyor, her yerde izleri olan savaştan konuşuyoruz. Yedi yıl boyunca
dağlarda Sırplara karşı savaştığını anlatıyor. Çocuklarının da aynı acıları
çekmemesi için Avrupa Birliğine girmelerinin şart olduğundan bahsediyor. Bosna-Hersek’te
birlik yok, yaşananlardan sonra olması da pek mümkün görünmüyor. Öldüresiye
nefreti hissediyorum konuşmalarından. Geçtiğimiz köylerde hep bayraklar dikili,
Sırp, Boşnak ve Hırvat. Birbirlerinin köylerine girmeleri mümkün değil. Arasıra Birleşmiş Milletlere ait askeri araçlar yanımızda geçiyor. Kendimi
biraz tedirgin hissediyorum.


İki buçuk saat
kadar sonra Mostar’ı geçtikten biraz sonra (Mostar’ı dönüş yolunda gezmeyi
planlıyoruz) olan Pocitel’de duruyoruz. Neretva nehrinin kıyısında, dik
sayılabilecek bir yamaçta kurulu, bugün çok büyük bölümü boş olan eski bir
Osmanlı köyü burası.


Eskiden tuz kervanları buradan geçer ve oldukça canlı bir yermiş. Tarihi bir hamamı bile var ama harap durumda. En tepeye kadar tırmanabilecek zamanımız yok.

edebiliyoruz. İstanbul’dan gelmiş olmamız ve Türk olmamız onları mutlu ediyor. Yola devam ediyoruz Bir müddet sonra Davor sol tarafta biraz uzakta küçük bir köprüyü işaret ederek Mimar Sinan’ın olduğunu söylüyor. Mostar köprüsünün birebir ufak bir eşi bu köprü. Mimar Sinan gerçek köprüyü yapmadan önce daha küçük bir eDüzlüğe yakın yerdeki birkaç ara sokakta geziyoruz. Sadece iki kadın var, sokak tezgâhında hediyelik eşya satıyorlar. Türkçeleri biraz bozuk ta olsa rahatça sohbet şini burada yapıp denemiş. Bugün bile sapasağlam ayakta.


Eskiden tuz kervanları buradan geçer ve oldukça canlı bir yermiş. Tarihi bir hamamı bile var ama harap durumda. En tepeye kadar tırmanabilecek zamanımız yok.

edebiliyoruz. İstanbul’dan gelmiş olmamız ve Türk olmamız onları mutlu ediyor. Yola devam ediyoruz Bir müddet sonra Davor sol tarafta biraz uzakta küçük bir köprüyü işaret ederek Mimar Sinan’ın olduğunu söylüyor. Mostar köprüsünün birebir ufak bir eşi bu köprü. Mimar Sinan gerçek köprüyü yapmadan önce daha küçük bir eDüzlüğe yakın yerdeki birkaç ara sokakta geziyoruz. Sadece iki kadın var, sokak tezgâhında hediyelik eşya satıyorlar. Türkçeleri biraz bozuk ta olsa rahatça sohbet şini burada yapıp denemiş. Bugün bile sapasağlam ayakta.


Bosna Hırvat sınırını Davor’un da yardımıyla beklemeden geçip Hırvatistan’a giriyoruz. Ama bu sadece bir başlangıç. Yaklaşık iki saat kadar sonra deniz kıyısına yaklaştığımızda yeniden Hırvatistan’dan Bosna’ya ve yarım saat kadar sonra tekrardan Hırvatistan’a giriş yapıyoruz. Bu garip durum savaş sonrası Bosna Hersek’in denizle irtibatını sağlayabilmesi için verilen toprak parçası nedeniyle oluyor. Hırvatlar da bu durumdan rahatsızlar ama çözmek çalışmalara başlamışlar. Bosna’ya ait bu küçük toprak parçası dar bir körfezin içinde. Körfezin ağız kısmında bir köprü yapmaya başlamışlar ileride Bosna toprağına girmelerine gerek kalmadan yolculuk yapabilecekler fakat aradan geçen 4 yıla rağmen bugün bile parasızlık nedeniyle hala tamamlanamamış durumda.
Bundan sonraki
bir buçuk saatimiz gün batımında izlemesi büyük keyif veren dantel misali
koyları izleyerek geçiyor.
Akşam nihayet
Dubrovnik’teyiz. Şehir surlarına tahta köprü ile bağlanan ana kapıdan geçerek
şehre giriyoruz. Sanki ortaçağdayız.
Sezon sonu olmasına rağmen oldukça kalabalık
olan Stradun’dan (şehri ortadan bölen geniş ana cadde) yürüyerek kalacağımız
yeri buluyoruz. Burası surlara doğru tırmanan dar ara sokaklardan birindeki
tarihi bir bina. Kiraladığımız daireye yerleşiyoruz. Eski şehir içinde tek bir
otel var Pucic Palace Hotel, o da bir Türk şirketi olan Uzel Makinaya ait.
Yanılmıyorsam Gecesi 400 euro ve 7/8 ay önceden yer ayırtmanız gerekiyor. Onun
dışında hemen her yer de kiralık oda var daire de tutmak mümkün bizim gibi.
Temmuz ve Ağustos ta yer konusunda sıkıntı olabiliyor ve iyi bir yerde kalınmak
isteniyorsa önceden yer ayırtmak şart. Şehir duvarlarının dışındaki binalarda
başka bir alternatif. Hergün sıkı bir yokuş tırmanmayı göze alabiliyorsanız
yamaçtaki binalarda çok güzel manzaraya sahip lüks ve ucuz daireler mevcut.
İlk gün yol yorgunluğunu da atmak ve sonraki günlerin gezi programını hazırlamak için şehirde kalıyoruz. Sabah çok erken uyanıyorum ve herkes uyurken makinemi alıp sokaklara atıyorum kendimi. Erken bir saat olduğu için insanlar yeni yeni canlanıyor. Pazar yeri henüz açılmış. 2 saat kadar gezip bol bol fotoğraf çekiyorum.


Hava oldukça sıcak, kahvaltı sonrası hemen şehrin dışındaki Banje plajına gidip serinliyoruz. Plaj şehire yürüme mesafesinde. Denizin temizliği beklentilerimizin çok ötesinde. İnsanlar şehri saran surlardan dahi denize girebiliyor.

Öğleden sonra şehirde turlayıp, gün batımına yakın yaklaşık iki saat kadar süren şehir surları üzerindeki gezimizi yapıyoruz. Şehri etraflıca görmenin en iyi yolu bu. Yanlız surların da müze olduğunu ve kapanış saatini kaçırmamak gerektiğini akıldan çıkarmamanız gerekiyor.
Küçük bir bot turu yapıp şehir surlarını denizden de görmeniz mümkün. Sanırım en güzeli savaşta Sırp topçularının yıkmış olduğu fakat 2009 yılında yeni baştan inşa edilen teleferikle şehrin sırtını dayadığı tepeye çıkıp inanılmaz manzarayı yukarıdan seyretmek olacaktır.
Olmazsa olmazların başında bu geliyor.

Dubrovnik’in diğer adı Ragusa bu da “kaya” manasına geliyor. Eski çağlarda barbar saldırılarından kaçan insanlar bugün eski şehrin üzerinde kurulu olduğu bu büyük kaya kitlesi üzerine yerleşiyor. Bu doğal kaya kıyıdan biraz ayrı olduğu için şehre karadan gelebilecek saldırılara karşı doğal bir koruma sağlıyor.
Zaman içinde surlar inşa ediyor ve şehir ticaretle güçleniyor. Osmanlıların Balkanlara girmesiyle şehir surları 30 metre yüksekliğe kalınlığı 10 metreye çıkartılıyor. Tarihi boyunca Dubrovnik krallığı hiç savaşmıyor, Osmanlılarla da anlaşma yaparak vergi ödüyor ve ticaret merkezi olarak kalıyor.

1667 deki büyük deprem şehir için büyük bir yıkım oluyor. O nedenle ortaçağdan geriye kalan çok az bina var. Bunlardan en önemlisi şehrin giriş kapısı önünde bulunan 1438 yılında yapılmış olan Onofrio Çeşmesi. Depremde zarar görmesine rağmen üzerindeki 16 kabartma yüz orijinal. 1991-1998 yıllarında yaşanan savaş sırasında tamamen kum torbaları ile kaplanarak korunmuş. Çekinmeden akan soğuk suyu içebilirsiniz. Bugün bile şehirde akan tüm çeşmelerin suyu içilebiliyor.
Dubrovnik adeta bir müze şehir. Bu nedenle şehirdeki her sokağa girip çıkmak hiçbişeyi kaçırmak istemiyoruz. Stradun'da denize doğru yürüyüp yolun sonuna geldiğimizde sehrin en büyük meydanına ulaşıyoruz. Burada solumuzda bugün devlet arşivi, sanat galerisi bir kısmı da savaş müzesi olarak kullanılan Sponza Sarayı yer alıyor.
Hemen karşımızda saat kulesi ve eski limana açılan kapı ve sağımızda ise Orlando Anıtı ve arkasında görkemli Sveti Vlaho kilisesi. Hemen yanından devam edince solumuzda önce küçük Onofrio çeşmesi ve sonrasında 15.yüzyıldan kalma Rector's Palace.

Sarayın karşısındaki dar sokaktan girildiğinde her sabah pazarın kurulduğu Gunduliceva meydanı. Burada bir evlilik kutlamasına rastlıyoruz. Bu meydandaki çeşme de görülmeğe değer.


Sveti Vlaho önünde zaman zaman konser yada halk oyunları gösterisi oluyor. Bunlardan birine denk geliyoruz. Yaklaşık bir saat kadar vakit geçiriyoruz. Yine şehirde geleneksel olarak günde bir kaç kez tekrarlanan nöbet değişim törenleri var.
Dubrovnik oldukça düzenli ve iyi planlanmış bir şehir. Sokaklar genelde birbirlerine paralel kaybolmak ta pek mümkün değil. Sonuçta daima yüksek sur duvarları içinde güvendesiniz. Gönül rahatlığı içinde geziyoruz.
Herşeyden önemlisi burası yaşayan bir müze şehir.
Şehire batıdan ve denizden gelebilecek saldırılara karşı koyabilmek amacıyla komşu kayanın üzerinde inşa edilmiş olan çok daha küçük başka bir kale daha var bu " Lovrjenac Fort". İçinde görülecek pek bir şey yok fakat buradan nefis bir şehir manzarası var.

Ertesi günü ülkenin en güneyindeki küçük bir tatil kasabası olan Cavtat’a gidiyoruz.

Buraya düzenli olarak otobüs servisi var ve yaklaşık yarım saat sürüyor ulaşmak. Kasaba iki yarım adadan ibaret birinde tatil köyü var. Yarım adanın etrafından dolaşıyoruz fakat davetkâr denize dayanamayıp turu yarıda kesip aksama kadar kayalık plajlardan birinde dinleniyoruz.


Adanın en tepesinde bir de tarihi mezarlık var. Sıcağa rağmen bir ara çıkıp manzaranın tadını çıkartıyorum daha sonra aşağı inip denizde serinliyorum. Dönüş yolunda nefis bir günbatımı ile akşamı karşılıyoruz.
Akşam
Dubrovnik’te güzel bir lokantada yemek yiyoruz. Burada da deniz mahsulleri
gözde ve çok lezzetli. Dubrovnik’e özel olan “Dubrovnik Platter” olarak anılan
ve iki kişilik olarak hazırlanan balık, sebze, kalamar ve midye den oluşan
güzel bir tabak var. Bunların dışında mürekkep balığı mürekkebiyle hazırlanan
siyah pilav “black risotto”, küçük
kalamarlarla yapılan kalamar ızgara, deniz mahsullü risotto yu tavsiye
edebilirim. İçecek olarak Avrupa markaları yerine yerli biralar kesinlikle daha
güzel. Şaraplar genelde biraz tatlı, içimi kolay, birçok restoranda bulunan ev
şarapları da mutlaka denenmeli. Yemek öncesi tek kadeh olarak alınan prosecco
oldukça iştah açıcı. Alternatif olarak “cevapi” bildiğimiz köfte ya da pizza var.
Şehirde çok kaliteli pizzacılar mevcut. Yemek sonrası Stradun’da güzel bir cafe
ye yerleşip sohbetlere dalabilir ya da daha çok hanımların tercihi olan ara
sokaklara dalıp hediyelik eşya dükkânlarını gezebilirsiniz. Benim günlerim
mutlaka dondurmacılardan birinde sonlanıyordu.
Dubvornik’te
gezilip görülecek çok şey var. Müzelerin çoğunu, şehrin yüksek yokuşlu ara
sokaklarının birçoğunu ancak ikinci gidişimde gezebildim.
Ertesi sabah
Davor’un oğlu bizi minibüsle şehirden alıyor kendiyle meslektaşız. Okulu
bitirmesine bir yıl var ama denize çıkmayacak, babası ile çalışmayı planlıyor.
Benim hissettiğim babası açık denizlere gitmesini istemiyor. Yol meslek üzerine
muhabbetle geçiyor. İlk durağımız bir
buçuk saatte ulaştığımız Ston. Burası
dünyada Çin Seddi’den sonra en uzun surlara sahip olan yer.
Eski zamanlarda
beyaz altın olarak anılan tuz bu kasabada bugün dahi faal olan tuzlalarda
üretiliyor. O dönemlerde tuz beyaz altın sayıldığından tuzlalar çok büyük öneme
sahip, bu nedenle tüm kasaba, kasabanın
sırtları surlarla çevrili. Bu da yetmediği gibi kasabanın sırtını dayamış
olduğu dağ ve dağın arka tarafındaki etekleri 5 kilometre uzunluğundaki bu
surların içinde kalıyor.

Bu çevredeki koylarda midye ve istiridye çiftlikleri mevcut. Bu bölge Avrupa’nın nerdeyse tüm istiridye ihtiyacını karşılıyor. Bu güzel kasabadan ayrıldıktan sonra yolda dağların tepesinde çok güzel manzaraya sahip bir lokanta var. Kısa süreliğine durup beyaz şarap eşliğinde istiridye yiyoruz. İstiridye kabuğu içinde çiğ olarak limonla servis ediliyor.


Sonrasında hedefimiz Marco Polo ile anılan Korcula kenti.
Burası Korcula adası üzerine yer alan oldukça iyi korunmuş, surlar içinde bir
kent. Marco Polo ile anılması anne tarafının buralı olmasından. Peljesac yarım
adasındaki son dağ tepesini aştığınız ve Korcula adasını ilk gördüğüz andaki
manzara insanı büyülüyor. Bu güzel manzarayı seyrederek döne döne kıyıdaki
Orebic kasabasına ulaşıyoruz.
Burada araçtan ayrılıp yolcu motoruyla adaya geçiyoruz. Yolculuk yaklaşık 15-20 dakika kadar sürüyor. Yaklaştıkça şehir tüm güzelliğiyle önümüzde büyüyor.


Şehire geniş basamaklı merdivenleri olan bir köprüden yürüyerek giriyoruz. Dar kapıdan geçtiğimizde yeniden ortaçağdayız. Yine oldukça dar bir yoldan ilerleyerek meydana ulaşıyoruz.



Dubrovnik ile kıyaslandığında Korçula oldukça küçük. Meydandan girdiğimiz her sokak bizi ya surlara yada denize ulaştırıyor. Yalnızca üç saatlik bir sürede neredeyse her sokağa girip çıkıyor, hediyelik bakıyor ve bir restoranda yemeğimizi yiyoruz. Daracık sokaklar, çoğu ortaçağdan kalma binalar, inişler ve çıkışlar hepsi muhteşem. Marco Polo turizmi ada da almış yürümüş.







Surların dışındaki yerleşim de çok aykırı değil. Fakat zamanımız kısıtlı artık Dubrovnik'e dönmek zorundayız. Yeniden tekneye binip bu küçük tarihi kenti geride bırakıyoruz. Yol boyunca sıkılmak mümkün değil manzara sürekli değişiyor. Koylardaki küçük kasabaları izleyerek devam ediyoruz.
Dönüşte Ston da durup küçük bir kahve molası verdikten sonra devam ediyoruz. Hava birden kararıyor fırtına bulutları alçakta ve hemen üstümüzde. Hava patlamadan Dubrovniğe varıyor ve araçtan iniyoruz. Hafif bir çişenti başlıyor, bu sırada güneş birden ufuk hizasından bulutlardan sıyrılıyor ve ortalık kıpkırmızı oluyor. Az rastlanır bir doğa olayı yaşıyoruz, çevremizdeki herkes bu anı fotoğraflıyor. Ne yazık ki bu ilginç olay sadece 1 dakika kadar sürüyor ve güneş ufukta yitip gidiyor. Arkasından ağır bir sağanak yağmur başlıyor.
Sırılsıklam vaziyette dairemize dönüp ertesi günün planını yapmaya başlıyoruz.
Ertesi gün şehirde kalıp Dubrovnik yakınlarındaki Elafiti adalarına gitmeye karar veriyoruz. Ada sayısı fazla fakat büyüklük olarak gidip gezilebilecek gibi ve üzerinde yerleşim olan üç ada var. Bu üç adaya da uğrayan günlük tekne turları var bizim güneydeki turların benzeri. Tekne içinde hapis olmamak için her sabah yeni limandan kalkıp bu üç adaya da uğrayan gemiye yetişiyoruz. Bu gemi 3 ada ve Dubrovnik arasında ring seferi atıyor. Bir kaç saat sonra aynı gemiye binip öbür adaya geçip daha sonraki seferde geri dönebiliyorsunuz. Gemi önce en küçkleri olan Kolocep’e sonra Lopud’a ve en son olarakta Sipan’a gidiyor. Biz en büyük yerleşimin olduğu ve kumsal plajı olan Lopud’a gidiyoruz.
Gemi eski manastırın hemen yanındaki küçük limana yanaşıyor. Limanda yatlar ve balıkçı tekneleri mevcut. Kasabaya doğru yürüken liman içindeki suya bakıyorum ve küçük bir ahtapot görüyorum. Su teknelerin arasında bile temiz ve berrak.

Adada motorlu taşıt yok. Büyük ve kumsal olan plaj adanın arka tarafında yürüyerek yarım saat, 45 dakika civarı sürüyor ama çok sıcakta inişli çıkışlı bu yolu yürümek işkence gibi geliyor. Lopud merkezinden kalkan golf arabası tarzı araçlar taksi gibi hizmet veriyor. Gittiğimiz plaj ortadan tahta perde ile ikiye bölünmüştü ve bir yarısı çıplaklar kampı olarak hizmet veriyordu. Önceden biliyorduk ve sorun olmaz diye düşünmüştük fakat plaja tepeden bayır aşağı inerken aradaki tahta perdenin hiçbir önemi kalmıyor. Tek tesellimiz plajın kalabalık olmaması. Buna rağmen kayalık plajlardan sonra bu sıcak kumsala uzanmak bize çok iyi geliyor.


Bir müddet tembellik yaptıktan sonra elektrikli araçla Lopud merkeze dönüp kasabanın dar sokaklarında gezip ardından buradaki plajda serinliyoruz . Bu küçücük kasabada oldukça çok miktarda kilise var fakat sokaklar o kadar dar ki fotoğraflamak zor.
Akşama doğru geldiğimiz gemiye binip önce Sipan adasına uğruyor ardından da Kolocep'e uğrayıp Dubrovnik'e dönüyoruz.





Sonraki gün Dubrovnik limanından kalkan katamaranla Mljet adasındaki doğal parkı ziyaret ediyoruz. Hızlı katamaranla bile yol 1 saat 45 dakika kadar sürüyor. Fakat adaların arasından geçerek yaptığımız bu yolculuk bizi kesinlikle sıkmıyor. Bu katamaran da kıç tarafa çıkıp açık havada durmak hatta sigara bile içmek serbest. Hoş Hırvatistan’ da her yerde sigara içmek serbest o nedenle bu bizi pek şaşırtmıyor.
Günde sadece 2 sefer olduğu için gidiş dönüş bileti almak şart. Ada yaklaşık 37km uzunluğunda, 3km genişliğinde ve yemyeşil çam ormanları ile kaplı, kuzey kısmı doğal park. Bu doğal parkın içinde bir göl (deniz suyu) ve bu gölde de üzerinde eski bir manastır olan küçük bir ada daha var. Önce kısa bir minibüs yolculuğu ile göle oradan da tekne ile adaya geçiyoruz.

Dilerseniz adaya geçmeyip bisiklet kiralayabilir ya da trekking yapabilirsiniz. Biz tercihimizi daima denizden yana kullandığımız için bu küçük adacıkta kendimizi denize bırakıyoruz. Su burada denizden yaklaşık 2 derece daha sıcak. Ada kıyılardan birine yakın olduğu için bu küçük adadan ana adaya yüzerek geçmekte mümkün. Ada da eski manastırın yanında birde lokanta var.
Bu güzelliği yaşamak için bütün günümüzü ayırmamız gerekiyor ama dönüş yolunda içimizde en ufak bir pişmanlık yok.
Ertesi gün biraz daha
erkence kalkıp yola koyuluyoruz. Bu kez Karadağ’a (Montenegro)
gidiyoruz. Dubrovnik’ten sınıra ulaşmak bir saat sürüyor. Orada da vize uygulanmadığı
için sınırı geçmek çok uzun sürmüyor. Gidiş yolunda Kotor körfezini dolaşıyoruz bu yolumuzu uzatsa da bu güzelliği kaçırmamak için bu yoldan bir kere geçmek şart. Bu körfez Akdeniz’deki tek fjord. Dimdik dağların arasına sıkışmış
dar sayılabilecek bir geçitle birleşen üç ayrı göle benziyor. Yol boyunca rüya gibi bir
manzara size eşlik ediyor. Körfezin daraldığı noktada durup manzarayı biraz seyrediyoruz. Hemen karşımızda Perast ve önünde iki küçük adası duruyor.



Yaklaşık 40 dakika kadar sonra karşıdan seyrettiğimiz Perast'a varıyoruz. Dağ ile körfez arasındaki daracık alana sıkışmış olan bu küçücük tarihi kasaba çok güzel bir manzaraya sahip.


Kasabanın tam karşısında iki ada var. Biri St. George diğeri Gospa od Škrpjela (Our Lady of the Rock). Her iki adada da çok güzel birer kilise mevcut. Gospa adası Adriyatik’te insan eliyle yapılmış tek ada olma özelliğine sahip.
Bir rivayete göre 1452 yılında
iki balıkçının burada denizin içindeki bir kayanın üzerinde Meryem Ana’nın
ikonunu bulmasından sonra buranın kutsal kabul edilip taş ve kaya parçalarının
atılarak doldurulmasıyla oluşmuş. Yaklaşık 3,000m2 olan bu ada ve üstündeki kilise tekne ile
ziyaret edilebiliyor diğer ada ise bugün özel mülk. Devam edecek...






























































Gayet güzel. Hem gezi, hem anlatım. Beğendim.
YanıtlaSil